ŞEFKAT VE MERHAMETİN VÜCUT BULMUŞ HALİ: VAKIFLAR

 

Bütün âlemlerinin yaratıcısı olan Allah zü’l-Celal hazretleri “ahsen-i takvim” üzere yarattığı insanoğluğuna büyük lütuflar ihsan eylediği gibi, diğer mahlûkata vermediği bir takım hasletler bahşetmiş ve bunun karşılığı olarak ta bazı sorumluluklar yüklemiştir.

Bu bahşeylediği hasletlerin en önemlileri de hiç şüphesiz ulvî, yüce değerler olan ve insanı zaman ve mekân mefhumu olmadan daima iyiliğe yönlendiren veya insanın iyiliğine ve hayrına vesile olan şefkat ve merhamet özellikleridir.

Merhamet ilâhi vasıflardan olup, asıl manası dünya ve ahiret için her türlü iyiliği kapsayan ve her nevi kötülükten beri ve hiçbir gün, ay, yıl, süre ve zamanla kısıtlanması imkânı olmayan yüce bir duygunun adıdır. Bu haliyle merhamet ne maddeten ne manen, ne doğrudan doğruya veya bir vesile ile sahibini hiçbir zaman bir kötülüğe götürecek bir haslet olmayıp, ulvi bir amaç için saf ve pak kalplerden doğan bir hâlet-i rûhiyedir.

Şefkat ise kelime manası olarak; korumak, esirgemek, bir kimseyin görüp gözetmek manasındadır. Şefkatte mahiyeti itibariyle yaratıcının istediklerine bahşettiği tabii ve ruhî bir ihsandır. Bu sebeple Allah’a tazim ve yarattıklarına şefkat ve merhamet oldukça yüce ve değerli bir haslettir.

Mutlak güç ve kudret sahibi yüce kitabında “Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, Hayrat’ta yani hayrî ve sosyal işlerde birbirleriyle yarış yaparlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir (iyi/erdemli insanlardır)”.[1]

“Herkesin (ve her milletin) yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır. Siz hayrat yapmaya koşun, bu hususta birbirinizle yarış edin…”[2] (Kur’an, Bakara/148).

“Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür”.[3]

Ayet-i kerimeleri ile müslümanlara hayır işlerinde yarışmayı emreden ve bu iyiliklere kat ve kat sevap/karşılık verileceğini vadeden Allah Teala hazretleri, “bir köleyi veya esiri azat etmek”, açlık veya salgın günlerinde mahlukatı yedirmek, yetimlere ve toğrağa uzanıp hiç bir şeyi kalmayan yoksula yardım etmek gibi işleri de merhametin misalleri olarak zikrederek insanoğluna ipuçları verir.

“Ademoğlu hep, “malım, mülküm, malım mülküm” der. Halbuki senin malın; yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip de onayladığından başkası değildir.” (Müslim 2958 Numaralı hadis)

“ed-dünyâ mezra‘atü’l-âhire: Dünya ahiretin tarlasıdır.”

İnsanoğlu öldüğünde üç şey dışında ameli kesilir; bu üç şey:  kendisinden faydalanılan ilim, kendisine dua eden Salih evlat ve sadaka-i câriye.

“Merhamet desiniz ki merhamat bulasınız”  Hadis-i şerifleri ile müslümanların dünyada nasıl bir çizgi belirleyeceklerini formüle eder.

İslam’ın gelişinden sonra mutlak güç ve kudret sahibinin yüce kitabının emirleri ve tavsiyelerinin en mükemmel uygulayıcısı olan; Resullerin soyca en yücesi, cesarette en kahramanı, dil ve belağatça en fasihi, Allah yolunda en fazla cihat edeni, merhamet ve rahmet peygamberi Hz. Muhammed (s.av) in Fedek’teki bir hurma bahçesini, Medine’de bir Pazar yerini, Hayber’deki bazı arazileri, Mescid-i Nebevi yanında kimsesizlerin kaldığı Suffe evini vakfetmesiyle başladı vakıf geleneği.

Hurma ağacıyla başlayan vakıf geleneği, sahabenin, tabiinin kurdukları vakıflar ile devam eden merhamet ve şefkat harekatı dört halife, Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler, Memluklular vasıtasıyla bütün Ortadoğu ve Afrika, İspanya Orta Asya’ya kadar kadar yayıldı. İran ve Anadolu coğrafyasında hüküm süren Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu’nun bir çok yeri vakıflar vesilesiyle mamur hale geldiği gibi, Hasan el-Harakani Hazretleri, Yesevi Ocağı erenleri ve devamında Hünkar Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Taptuk Emre, Yunus Emre, Seyyid Mahmud Hayrani ve Sarı Saltuk ile de halkın gönülleri ve kalpleri tezkiye edildi.

Osmanlı Döneminde en müessis halini alan vakıf uygulamaları sayesinde fethedilen yerler vakıflar eliyle inşa, ihya ve imar edildiği gibi vakıf hayrat eserlerde ahalinin her türlü sıkıntısı giderildiği gibi, tekke ve hangahlarda gönülleri inşa ve ihya ediliyordu. Yani vakıflar bir yönüyle imar ve ihya harekatı olduğu gibi diğer taraftan şefkat ve merhametin uygulayıcısı olarak ruha ve bedene hizmet ediyordu.

Osmanlı’nın Bursa’sını aklımıza getirelim; Sultan Orhan Camii ve İmareti, Muradiye Külliyesi, Ulu Cami, Hanlar Bölgesi, Yıldırım Külliyesi ve şehrin içerisine serpiştirlmiş vakıf eserleri olmasa Bursa’nın bir anlamı kalır mı?

Gök Medrese, Buruciye, Şifahiye medreseleri, Ulu Cami, Mahmut Paşa Kale Camii, Divriği Ulu Cami ve Daruşşifası ve daha bir çok eserin olmadığını düşünelim, Sivas’ın nesini hikaye edeceğiz. Mardin, Diyarbakır, Kayseri, Konya, Tokat, Kastamonu, Edirne, Manisa, Trabzon, Antalya bütün bu şehirlerimize değer katan vakıflardır.

Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya Camii, Fatih Külliyesi, Sultan Ahmet Külliyesi, Süleymaniye, Şehzade, Yavuz Selim, Yeni Cami, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Eyüp Külliyesi, Üsküdar Atik Valide Cami, Kuşkonmaz Camii, Aziz Mahmud Hüdai Külliyesi, Gazanfer Ağa, Yenikapı Mevlevihanesi ve daha binlerce vakıf eseri ile bu vakıfların kurucuları ve bu eserleri inşa eyleyen Mimar Sinan, Mimar Davut Ağa, Mimar Sedefkar Mehmet Ağa ve Mimar Kemalettin’ler olmasa İstanbul’un taşı toprağı altın olurmuydu?.

Bu eserlerde kim bilir kimler secdeye, durdu, hangi dua sahiplerinin duaları kabul olundu, hangi yetim, miskin, fakir, garip, yolcu ve hastanın ihtiyaçları giderildi, hangi kuşun kırık kanadı tedavi edildi, kimbilir kaç sokak köpeği bu gibi yerlerde yedi içti geceledi, hangi öğrencilere burs ve yurt imkanı verilerek okuması sağlandı, tabi bütün bunları bilmek imkansızdır.

Ama şu bir hakikat ki vakıf; sadaka-i cariyenin en faziletlisi, getirisi hiç bitmeyeni ve sahibine vefatından sonra dahi menfaati devam eden bir merhamet uygulamasıdır.

Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesinde belirttiği gibi;

Hüner bir şehr bünyâd eylemektir

Reaya kalbin âbâd eylemektir.

Yani, marifet “yaşanılası şehirler kurarak/inşa ederek, ahalinin aklını gönlünü şen/hoşnut eylemektir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın vakfiyesinde belirttiği gibi “yapılan iş ve eserler yapanların himmetini hikaye eder” diyerek eserleri inşa eylemektedki maksadını “aklı ve gönlü dingin nesiller yetiştirmek” olarak belirler.

Anadolu’da ve Osmanlı coğrafyasında bulunan vakıf eserlere göz attığımızda vakıf eserlerin, mimari, estetik, zerafet, letafet, iyilik ve merhamet açısından akl-ı selim, zevk-i selim ve kalb-i selimin tezahürleri olduğunu görürüz.

Vakıf müessesesi, şefkat, merhamet ve iyilik harekâtının tezahürü olmasının haricinde, faziletli, yaşanılası şehirler ihya, inşa eden bir medeniyet tasavvuru yüce nizamın da adıdır.

Vakıfların hizmetine şöyle bir göz atacak olursak vakıfları; kız çocuğuna çeyiz dizen bir anne-baba, yaşlı hamallara ellerini uzatan kuvvetli bir yardım eli, deniz kazalarında vefat eden kişilerin geride kalan ailelerinin hamisi, müflis tüccarların imdadı, cezaevindeki mahkûmlara yemek ve tatlı ikram eden bir anne eli, gazilere at ve savaş techizatı yardımı yapan bir askeri kuvvet, kaleler inşa ederek ahaliyi saldırılardan ve eşkiyanın tasallutundan muhafaza eden bir güvenlik gücü, musiki olup camilerde, mescitlerde, tekkelerde terennüm edilen ulvi bir ses ve nefes, hasta insanların şifa merkezi, yaşlı, kimsesiz ve yetimlerin barınağı, kimsesiz-dul kadınlara özel çarşılar inşa eden bir yatırımcı, bir eğitim merkezi, öğrencilere su ısıtan naif bir el, müslim, gayri müslim, fakir, miskin, yolda kalmışlar ve yetimlere bir sığınak, esnaf, tüccar ve sanat erbabına kervansaraylar yapan ve sıkıntıda olduklarında kredi temin eden bir ahi teşkilatı, vahşi hayvanların yemek yiyebileceği bir mekanı, bir kuşun yuvası ve su içebileceği taş teknesi, göç yolundaki bir leyleğin durağı, hâsılı medeniyetimizin izdüşümü olduğunu söyleyebiliriz.

Ez-cümle; merhamet bu dünyanın mayasıdır. Merhamet ortadan kalktı mı insanın vicdan terazisinde tartacağı bir şey de kalmaz.

İslamın dini ve dünyevî ahkamı şu iki cümlede hülasa olunmuştur; Allah’ın emrine tazim etmek ve mahlûkâtına şefkat ve merhamet göstermek. İnsanlar Allah’ın birliğine, peygamberin hak olduğuna inanarak ve yaratıcının ve peygamberinin yapın dediklerini yapmak, yapmayın dediklerini yapmamakla mutlak güç ve kudret sahibine tazim görevlerini yerine getirmiş olurlar. Öte taraftan Cenâb-ı Hak bu aleme dâr-ı merhamet ve cihan-ı şefkat olmak üzere yaratmış ve üzerindeki mahlukata az çok şefkat ve merhamet hissi vermiştir.

Netice olarak örneklerini sunduğumuz genel hizmetlere bakarak vakıflara; şefkat ve merhametin vücut bulmuş hali diyebiliriz.

Şâir Firdevsî de Şehnâme adlı eserinde, bir karıncanın bile hukûkunu koruyacak kadar hassas bir gönüle sahip olmanın lüzûmunu ne güzel ifâde eder:

ميـازار مـورى كه دانه كشست

كه جان دارد و جان شيرين خوشست

“Bir yem tânesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.”

Sözlerimizi Yunus Emre’nin bir dörtlüğü ile bitirelim;

Bir hastaya vardın ise,

Bir içim su verdin ise,

Yarın anda karşı gele,

Hak şarabın içmiş gibi.

 

[1] Ali İmran Suresi, Ayet: 114
[2] Bakara Suresi, Ayet: 148
[3] Bakara Suresi, Ayet: 110